Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam238
Toplam Ziyaret755608
Hanifi Yıldız

Fotograf
Köşektaş Köyü Facebook Sayfası

En belirgin özelliği, benzeyeni benzetilene, benzetileni benzeyene, neredeyse istisnasız, yakıştırmasıydı.

Bu özelliğini her zaman, her yerde kullanmaz, ancak yoğun istek olduğunda, kimseyi kırmazdı.

Hatılsız Dana”, “Kavurga Süpürgesi”, “Tandır Külbesi”, “Katran Sürahisi”, “Kara Evraaç”, “Fırtınada Kalmış Lalek”, "16 cm'lik Sünger Döşşek", "Dadâlı Deli Ahmet""Haşarı Eşşek Çulu", "Eli Değnekli Tilki", "Sarı Mavin Çiçeği", "Cöseveli"

yaptığı kimi benzetmelerdi, yaptığı benzetmelere kimse alınmazdı!

Bir başka özelliği de, bir kimsenin yüzüne karşı başka, gıyabında başka bir benzetme yapmasıydı.

Bilgi hazinesi genişti. Yaptığı çoğu benzetmelerde bir dağ, bir nehir, bir kuş ya da bir çiçek adı mutlaka bulunurdu. İri yarı yapılı bir kimseye, “Hasan Dağı’nın Kartalı”, Almanya’dan beklediği eşi için kırmızı renkli, sarı çiçekli bir giysi giymiş, sevinçten içi içine sığmayan, “Bana ne diyorsun, Hanifi Ağa?”, diye ısrarla soran bir kadına, hemen orada: “Zank Dağı’nın Nevruzu” benzetmesi yapmıştır!

(*) Hemen hemen her gördüğünde, “Beni kime, beni neye benzetiyorsun, Hanifi Ağa?, diye, günlerce ve ısrarla soran bir kadın için ise, uzun bir süre sessiz kalmıştır. Ta ki konu komşu, “Etme, gitme, Hanifi Ağa, şuna hoşnut olacağı bir benzetme yap da; sen de kurtul, o da kurtulsun, biz de kurtulalım!” diyene dek:

 “Sana ne diyeyim: “Topaklılı Mastisin!”

Topaklılı Masti: Topaklılı Hamdi Ağa’nın anasıdır. Masti, işiyle, gücüyle, pişirdiği leziz yemekleriyle, misafir ağırlama becerisiyle, çevre köy ve kasabalardaki tüm kadınların gıpta ettiği, imrendiği, özendiği, hatta, 1919 yılında yapılan “Sivas Kongresi” sonrasında, muhtemelen Hacıbektaş’a giderken, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü ve beraberindeki heyeti, oğlu Hamdi Ağa’nın Topaklı’daki konağında ağırlayan, onlara kendi elleriyle pişirdiği leziz yemeklerden ikram eden, kadındır!

Topaklılı Hamdi Ağa: Geniş toprakları olan, işlerinde çok sayıda insan çalıştıran, konağında çok sayıda insan barındıran, yörede sevilen, sayılan, sözü dinlenen, misafirperver kimse.

(*) Nakleden: Necati Güneş

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Tandır, Tatlık ve Tumutma - Dr. Salim Çelebi


2002 Yılının Aralık Ayında Refik Şahin Tarafından Çekilmiş Bir Fotograf

KÖŞEKTAŞ'TA DÖRT MEVSİM

V- TANDIR, TATLIK VE TUMUTMA

Dr. Salim ÇELEBİ



Değişti mevsimler!

Kışın ortasında bile yaz günleri yaşanır oldu! Çığlık atıyor doğa, fakat duymamakta direniyoruz. Yağışlar o kadar azaldı ki, kurumaya başladı dereler, çaylar ve göller; sıra nehirlerde.

Tüm bu uğraşlar hep rant için! Rantiyeciler bedel de ödemiyorlar üstelik. Denetim yok, dur diyen yok. Kâr kalıyor yaptıkları yanlarına.

2030 yılında tamamen çölleşecekmiş Anadolu: Ülkemizdeki insanların %85’i sahil şeridinde yaşayacakmış!

Hazin bir durum!

Ya önlem! Önlemler rafa kaldırılmış.

Kışlar böyle değildi 50 yıl önce. Yağan kar beyaza boyardı köyümüzü. Geriden bakıldığında karla kaplı bir tepeyi andırırdı. Aralık, ocak ve şubat aylarında; toprağı görebilmek mümkün değildi kardan.

Çığ düşmüş de karla kaplanmış gibi olurdu Köşektaş’ın üzeri!

Güneş, öğle vakti şöyle bir kaş-göz eder, kaçardı: Hoşnuttu buzlar, eriyip de bütünlükleri bozulmadığı için.

Tavanı kiremitle kaplı iki tane yapı vardı köyümüzde: Biricik ilkokulumuz ve Ömer’in evi. (Kör Ömer’di lakabı: Ferice’nin eşi).

Bunların dışındaki tüm evlerin tavanları topraktı. Basit bir toprak değil tabi: En altta hezenler, üzerinde hasırlar, üzerinde saman, üzerinde toprak ve onun da üzerinde çorak ve bazen de kaya tuzu bulunurdu.

Kar kürünmez ve erimeye başlarsa bunları da dinlemez ve şıpır şıpır damlardı oturulan odalara.

Tırmıkla kürünürdü kışın dam başındaki karlar.

Köyün ana yoluna “çığır” açılırdı: İki kişinin zar zor geçebildiği patika bir yol. Bakkaldan alışveriş yapılmayacaksa kimse çıkmazdı evinden dışarı. Sözleşir, bir evde toplanırdı yakın komşular.

Toplanılacak evde tandır yakılırdı önce, hem evin yemeğinin pişmesi hem de gelenlerin ısınması için. Havasız kalır, zaman zaman tüterdi tandır: Kadınlar önlükleriyle veya biz çocuklar süpürgeyle yellendirirdik külbeden. (Tandırın tabanından başlayan ve 3-4 metre ilerde yüzeye çıkan bir tünel).

Bazen tandırın üstünde yarım ay şeklinde bir yapı bulunurdu ve buna “Mamalı Ocak” denirdi: Daha modern tandır yani.

Kavurga kavrulurdu: Nohut veya buğday kavurgası. Buğday kavurgasının içerisine katılan kavrulmuş çetene, bambaşka bir tat verirdi çereze!

Tandıra bazen “tumutma” vurulurdu. (Çömleğe doldurulan kırmızı pancarın, tandır ateşine gömülerek pişirilmesi).

Tandır başına toplanırdı konu komşu; bağdaş kurulur ve zaman zaman bacaklar tandıra uzatılır ve “tatlık”la örterdi herkes üzerini. Yaşlıların anlattığı heyketler can kulağıyla dinlenirdi.

Tombala çekilirdi kışın Eşref Amcanın dükkanında.

Millî Piyango biletlerini sadece yıl başlarında alırdı babalarımız: 8-10 kişi bir araya gelerek bir odada toplanır ve evlerimizden götürdükleri malzemelerle (Yağ, bulgur, tavuk...) yemekler yapar ve radyodan piyango çekilişini dinlerlerdi.

Köşger gelirdi köyümüze: Şuayıp amcaların evinde kalır, eski ayakkabıları onarır ve yırtık lastikleri yapıştırırdı solüsyonla. (Yapıştırıcı).


 

 


Yorumlar - Yorum Yaz
Köşektaş Hikayeleri

Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir de bilgilendirici gücü olduğu herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri, gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım tarzıyla, gözlerimizi kendi öz benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net

Eski yıllarda davullu, zurnalı, köçekli, ince sazlı düğün yapmak herkesin altından kalkacağı iş değildi. Böyle düğünleri ancak varlıklılar yaparlardı. Elinde avucunda olmayanlar ise, kimisinin “cin düğünü”, kiminin de “ennecin” dediği, yalnız “tef” çalınıp, kadın ve kızların kendi aralarında oynadıkları, erkeklerin geriden seyrettikleri, düğünler yapardı.

Almancıların markları göndermeye başladığı yıllara değin Köşektaşlı hep böylesi düğünler yaptı. Varlıklı kişinin oğlunun düğünü de cin düğünüyle olacak değil ya. Onların düğünü, o yılların en gösterişli düğünü oldu. Boyunlarına kora denilen ziller, koşumlarına göz değmesin diye iri iri mavi boncuklar dikili atlar koşulmuş arabalarla, Köşektaş kütüğüne kayıtlı olmasına karşın Hacıbektaş’ta ikamet eden Davulcu Ferzi, Zurnacı Kulebi ustalarla birlikte Engel köyünden seçkin çalgıcılar getirtildi. Nereden bulunmuşsa, Acer Harman Yerine, belki de yatak yükleri altında saklanan, eski yörüklükten kalma çadırlar kuruldu. Davul, zurna, köçek eşliğinde Kelik Dervişin peşinde kadınlar kartala gittiler, Turnam oyunu eşliğinde, ev ev dolaşıp, tüm köy halkını düğüne davet ettiler. Üç gün boyunca dışarıda davul, zurna, odada saz, keman, Zeynelabidin cümbüşü ve dümbelek çaldı, çalgıların önünde köçek oğlan oynadı. Hatta Belbaraklı Lomen ile Yahya’nın Ali, kaşıktan yaptıkları kukla bile oynattılar. Anlatılanlara bakılırsa; o güne dek yapılan düğünlerin en görkemlisi oldu, gelin çıktı, düğün bitti.

O yıllarda varsıl, yoksul yaşantısı arasında fazla bir fark yoktu. Varsıl da yamalı şalvar giyer, eti; bayramdan bayrama, ya da herkes gibi koyun, kuzu hışırlarsa ya da deneleme sonucunda ölürse, yerlerdi. Kışın, odasında ocak ya da sobada tezek, kerme yakardı, belki de ısısı ve kokusu fazla olan koyun kermesi yakardı, yoksullardan farlı olarak.

Düğünü izleyen günlerin birinde; yeni gelin, dışarıya ahırdan çıkarılmış gübreyi yalın ayakla çiğneyip tezek harcı yapmaktadır. Her yanına ahır boku yapışmış, eli ve ayakları pislik içinde kalmış durumda; düğününde zurna çalmış, Fevzi usta, kim bilir ne amaçla oradan geçerken, özenle çaldığı zurnaya, verdiği emeğe acımış olmalı ki, geline bakıp dayanamamış:
“Ah! Senin için koygun koygun çaldığım zurnalar!”

Kerme:Tezek.
Zeynelabidin cümbüşü: Metal Tambur.
Koygun: Etkili, dokunaklı, içli.