Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam71
Toplam Ziyaret755846
Hanifi Yıldız

Fotograf
Köşektaş Köyü Facebook Sayfası

En belirgin özelliği, benzeyeni benzetilene, benzetileni benzeyene, neredeyse istisnasız, yakıştırmasıydı.

Bu özelliğini her zaman, her yerde kullanmaz, ancak yoğun istek olduğunda, kimseyi kırmazdı.

Hatılsız Dana”, “Kavurga Süpürgesi”, “Tandır Külbesi”, “Katran Sürahisi”, “Kara Evraaç”, “Fırtınada Kalmış Lalek”, "16 cm'lik Sünger Döşşek", "Dadâlı Deli Ahmet""Haşarı Eşşek Çulu", "Eli Değnekli Tilki", "Sarı Mavin Çiçeği", "Cöseveli"

yaptığı kimi benzetmelerdi, yaptığı benzetmelere kimse alınmazdı!

Bir başka özelliği de, bir kimsenin yüzüne karşı başka, gıyabında başka bir benzetme yapmasıydı.

Bilgi hazinesi genişti. Yaptığı çoğu benzetmelerde bir dağ, bir nehir, bir kuş ya da bir çiçek adı mutlaka bulunurdu. İri yarı yapılı bir kimseye, “Hasan Dağı’nın Kartalı”, Almanya’dan beklediği eşi için kırmızı renkli, sarı çiçekli bir giysi giymiş, sevinçten içi içine sığmayan, “Bana ne diyorsun, Hanifi Ağa?”, diye ısrarla soran bir kadına, hemen orada: “Zank Dağı’nın Nevruzu” benzetmesi yapmıştır!

(*) Hemen hemen her gördüğünde, “Beni kime, beni neye benzetiyorsun, Hanifi Ağa?, diye, günlerce ve ısrarla soran bir kadın için ise, uzun bir süre sessiz kalmıştır. Ta ki konu komşu, “Etme, gitme, Hanifi Ağa, şuna hoşnut olacağı bir benzetme yap da; sen de kurtul, o da kurtulsun, biz de kurtulalım!” diyene dek:

 “Sana ne diyeyim: “Topaklılı Mastisin!”

Topaklılı Masti: Topaklılı Hamdi Ağa’nın anasıdır. Masti, işiyle, gücüyle, pişirdiği leziz yemekleriyle, misafir ağırlama becerisiyle, çevre köy ve kasabalardaki tüm kadınların gıpta ettiği, imrendiği, özendiği, hatta, 1919 yılında yapılan “Sivas Kongresi” sonrasında, muhtemelen Hacıbektaş’a giderken, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü ve beraberindeki heyeti, oğlu Hamdi Ağa’nın Topaklı’daki konağında ağırlayan, onlara kendi elleriyle pişirdiği leziz yemeklerden ikram eden, kadındır!

Topaklılı Hamdi Ağa: Geniş toprakları olan, işlerinde çok sayıda insan çalıştıran, konağında çok sayıda insan barındıran, yörede sevilen, sayılan, sözü dinlenen, misafirperver kimse.

(*) Nakleden: Necati Güneş

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


SANAT, FELSEFE VE BİLİM YAZILARI


Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyaları.


24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla Ankara`da vereceği bir konferans için hazırlamış olduğu 4 bölüm ve 33 sayfadan oluşan, sanatsal ve bilimsel değeri oldukça yüksek bu yazıyı köyümüz sitesine armağan etmiş olmasından ötürü sayın Musa Kâzım Yalım`a şükranlarımızı sunar; katkılarının salt bu yazıyla sınırlı kalmamasını, sürekli olmasını umut eder; dünyamızın en fedakâr varlıkları olan öğretmenlerin 24 Kasım Öğretmenler Gününü kutlarız!  kosektas.net

24 Kasım Öğretmenler Günü
III, IV
Musa Kâzım Yalım
Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu

III. Çağdaş Öğretmenin Özellikleri

-    “Milletleri kurtaracak yalnız ve ancak öğretmenlerdir.”

Öyleyse, öğretmenler, eytişimsel özdekçi felsefeye dayalı, bilimsel dünya görüşüne kesin sahip çıkmalıdırlar.

-    Öğretmenlik bir meslek değil; insan ruh ve bedenine biçim veren bir ustalık mertebesidir. Bu açıdan bakıldığında öğretmenler, Allah’ın yeryüzündeki en kutsal yardımcılarıdır.

-    Büyük bir eğitimci; öğretmenler için şunu söylüyor: Tanrı beyin verir, insanlığa, en yararlı hale siz getirirsiniz.

-    Tanrı kalp verir, onu insanlık sevgisiyle dolu ve duyarlı hale siz getirirsiniz.

-    Tanrı kulak verir, doğruyu siz işittirirsiniz.

-    Tanrı göz verir, doğruyu siz gösterirsiniz.

-    Öğretmen, insanı, insanlaştıran ve insan yaratma sanatının sanatkarıdır.

-    Öğretmen, bilim ve güzel sanatlarla ilgili eğitime, önem vermelidir. Çünkü insanı, insanlaştıran bilim ve güzel sanatlardır. Eğer bir toplumda suç işleme oranı fazla ise, o toplumda bilim ve güzel sanatlara önem verilmiyor demektir. Eğitimin bilimsel temeli çocuklara cesaret vermektir. Onun için, öğretmen korkutucu değil, cesaret verici olmalıdır.

Öğretmen; bilimsel ve sanatsal değerleri yaratanların  yaratıcısıdır.

Eğer Tanrı, gökten yere inip te, bir meslek seçseydi muhakkak öğretmen olurdu. Zira öğretmenlik bir Tanrı sanatıdır. (Eflâtun)

Öğretmen, yeryüzünde Tanrı’nın ve peygamberlerin biricik yardımcısıdır. Bu bakımdan öğretmenlik kutsal bir görevin sorumluluğunu taşımaktadır.

Bilimsel bilgiye (deneysel bilgiye) ve güzel sanatlara dayalı çağdaş uygarlığımızın büyük gelişmeleri; bilim insanlarının, politikacıların, sanatkârların, bilim ve sanat üretenlerin değil, öğretmenlerin eseridir. Yani bilim ve güzel sanatlara dayalı çağdaş uygarlığın kahramanları yaratıcı öğretmenlerdir. İşte bu nedenledir ki, öğretmen, “bilimsel dünya görüşü” doğrultusunda bir kişilik (şahsiyet) oluşturmalıdır ki, içinde yaşadığı toplumu çağdaş dünyaya taşıyabilsin. Eğer öğretmen kendi hür benliğini duymamış toplum veya doğa tarafından esir edilmiş; varlığı ile yokluğu arasında aynı şey haline gelmiş; her işini Tanrı’ya ya da oluruna bırakmış, kadere boyun eğmiş ve mistik bir ruhun sahibi ise; öğretmenin bilgisi, ahlakı, sanatı ve sihhati ne olursa olsun, kendine özgü bir kişilik veya şahsiyet ortaya koyabilir mi? Bir kişilik veya şahsiyet sahibi olabilmek için, öğretmen veya insan kendi hür benliğini yaşamın gerçekleriyle karşılaştırmalı, böylece bilimsel ve sanatsal yeni ve üstün bir yaşam sistemini güçlü bir sezişle görüp söyleyebilmeli ve yapacağı eylemlerle yaşamı ileriye doğru değiştirmeli, yüceltmeli ve durmadan yaratmalıdır. Bu bakımdan her yeni ve ilk bir hayat bir yaratmalar silsilesinden (zincirinden) ibarettir. Ve her yaratma olayı, bir kişiliğin ve şahsiyetin eseridir.

Bir öğretmen, dünyadaki sosyal, siyasal, kültürel, bilimsel ve sanatsal gelişmelere daha çabuk ayak uydurabilmesi için kendini ve toplumu ileriye doğru değiştirmeli, yani diyalektik yasaya uymalıdır.

Öğretmen, metafizik dinsel dünya görüşüne dayalı körinanç ve hurafelerle örülü Ortaçağ Uygarlığının içinde değil; bilimsel dünya görüşünün içinde yer almalıdır ki, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa faydalı olabilsin.

Öğretmen sürekli araştırma ve inceleme yapmalı ve onun sonuçlarını yayınlamalıdır. Öğretmenin bu konudaki etkinliğini devlet desteklemelidir.

Öğretmen, “kadere boyun eğmemelidir; eğer kadere boyun eğerseniz, kader sizi kendi halinize bırakır; ona isyan ederseniz elinizden tutar.”

Öğretmenliği bir meslek gibi değerlendiremeyiz. Çünkü o meslek değil; toplumun ve bireylerin kişiliğini yaratan ve geliştiren kutsal bir değerdir.

-    Bir doktor, meslek yaşamında belki 50-100 hastasını tedavideki yanlışlıkla kaybetmiş olabilir;

-    Bir mühendis, bir apartmanı yanlışlıkla inşa edip, içinde oturan sakinleri bir anda yok etmiş olabilir.

-     Ama bir öğretmenin eğitim ve öğretimdeki yanlışlığı, bir toplumun toptan yok olmasına neden olabilir.

Çoğu İslam düyasının öğretmen ve eğitkenleri, bilimsel ve sanatsal değerlere dayalı bilimsel dünya görüşünü içeren milli bir eğitim sistemi yaratamadıkları için emperyalist güçlerin tutsaklık zincirinden kurtulamamışlardır. Genelde İslam dünyasının öğretmenleri, yanlış yönlendirildikleri için “aklı inançtan; bilimi dinden bağımsız kılamadıklarının cezasını çekmektedirler.”

Eğitim ve öğretimin çağdaş özelliği, “aklın inançtan; bilimin dinden bağımsızlaşmasıdır.” Yani eğitimde, “aklı inançtan; bilimi dinden” ayrı olarak ele almaktır.

Eğitimi, inanca bağımlı ve metafizik dünya görüşünün güdümünde ele almak, aklın özgürlüğüne ve aklın yaratıcılığına el koymak ve aklın yaratıcı gücüne zincir vurmaktır.

Aklın ve bilimin, inançtan bağımsızlığını sağlayan bilimsel dünya görüşüne nasıl ulaşıldığına dair olay iyi bilinmelidir. Çünkü; çağdaş dünya bilimle yaratılmıştır.

IV. Öğretmen Çağdaş Görevini Yapmış İse

Bırakınız bilim üretmeyi, bilimin ne olduğunu bilmeyen, bilimi dışlayan, körinanç, hurafe ve bağnazlığın eline teslim edilmiş bir toplum manzarasıyla karşı karşıyayız. Atatürkçülüğe ve O’nun Cumhuriyetine nasıl son verileceğine dair politikalar üretilmeye çalışılmaktadır.

1930’daki Kubilay olayını, Kahramanmaraş, Çorum, Malatya ve Sivas olayları izlemiştir. Bu bağnaz sistemle bilim ve güzel sanatları içeren eğitim-öğretim ters yüz edilmiş, bilim üretmeyle ilgili hiçbir etkinlik göserilememiştir. Okullarımız, deneysel bilim uygulamalarından uzak, ezberci bir sistem içinde bocalayıp durmaktadır.

1950-1980 laiklik karşıtı yaratılan olaylarla, laikliğe indirilen darbe, laiklik anlayışını fena halde hırpalamış, laikliğin gerçek özelliğinin içi boşaltılmış olup, artık laiklik yaşamaz olmuştur.

Örneğin; Türkiye’de, demokrasi ve laiklikle ilgili bilimsel doğrultuda görüş bildiren düşün insanlarının hemen hepsinin yaşamına son verilmiştir.

İşte böyle bir anlayış içinde, bilimsel ve sanatsal eğitim-öğretim, metafizige dayalı “dinsel dünya görüşünün” güdümüne alınmıştır. Bu nedenle, Atatürk'ün yaşama geçirdiği “bilimsel dünya görüşü” artık yaşanmaz olmuştur. Halkın bilgilenmemesi ve hiçbir şey bilmemesi için “öbskürantizm”; halkın uyanışını ve gelişmesini engellemek için de “obstrüksiyon” gibi bağnaz kurallar uygulanır olmuştur. Halkın daha kolay yönetilmesi için, bu yöntem Fransa’da, Louis’ler döneminde uygulanmıştır.

Ülkemizde, 1950’den beri halkın Ufku, daima kapalı ve karanlık tutularak, yaşamını kadere bağlayan Ortaçağ anlayışına bağlı bir toplum oluşturulmuştur. Bu nedenle bilim alanında patentiyle ses getirecek bilim insanlarımızı yetiştiremedik.

Bugün öğretmen, böyle bir toplum içinde yaşamaktadır. Öğretmenin yapacağı iş, toplumun kaderini deneysel bilim ve güzel sanatlar doğrultusunda değiştirmektir. Çağdaş öğretmenin birinci görevi içinde yaşadığı toplumu çağdaşlaştırmaktır. Öyleyse öğretmenin “bilimsel dünya görüşüne” sahip çıkması yaptığı kutsal görevin gereğidir.

Öğretmen, içinde yaşadığı toplumun aynasıdır. Bismarck’ın esir aldığı bir general, Bismarck’a: “Neden sürekli sizin ordular, bizi yeniyorlar?” diye bir soru yöneltince, Bismarck: “Bu soruyu bana değil; Alman öğretmenlerine sorunuz.” diye yanıtlıyor.

Büyük Atatürk, eğitimin ve öğretmenin önemini daha açık bir şekilde ortaya koyuyor: “En önemli nokta eğitim işidir. Eğitimdir ki, bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum halinde yaşatır; ya da tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler.”

-    Eğer, toplum bilimle barışık, bilimsel akla sahip, her düşünce ve olayları bilime doğru doğru değerlendirme alışkanlığı kazanmış ise;

-    Yaşamına, “bilimsel ve sanatsal dünya görüşüne” göre yön vermiş ise;

-     Yaşadığımız toplum düzeninde “özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce sistemi” yaratılmış laik ve demokratik yaşam biçimi yaşama geçirilmiş ise;

-     Toplumun bireyleri deneysel bilim ve güzel sanatlara ilgi duyuyor ve destekliyor ise;

-     Devletin, eğitimi-öğretimi üstlenmesi sağlanmış ise;

-     Toplum içinde yaşayan bireyler, yeteneklerine göre eğitilip, yeteneklerine göre iş bulabiliyorlarsa;

-     Toplum, arı ve öz Türkçe ile konuşabiliyorsa;

-     Diyalektik bilimsel dünya görüşü ve Atatürkçülük gerçekten hayata geçmiş ise;

-     Toplumda, (aklı inançtan, bilim, dinden bağımsızlaştırma) gerçekleştirilmiş ve aklın eğemenliği, aklın yaratıcılığı, aklın özgürlüğü sağlanmış ise;

-     Laik ve demokratik bir toplum düzeni yaratılarak, inanca yönelik, dinin devlet ve toplumsal bir sorun olmadığı, dinsel inancı, bireylerin özgür iradesine bırakan ve eğitimin dinsel dünya görüşünün güdümünden kurtarılarak laik ve bilimsel eğitimin eğemenliğini sağlayan bir toplum ve devlet düzeni oluşturulmuş ise; öğretmen ulusal görevini yerine getirmiş demektir; yok eğer öğretmen bunları yaşama geçirmekte aczin içine düşmüş ise öğretmen ulusal görevini başaramamış demektir. Bu duruma göre öğretmenin ülkemizdeki ulusal görevini başarıyla yerine getirdiği söylenemez.

(Fransız yazar ve sosyologun sözleri)

Türk toplumu, Ortadoğu’da İslam dünyasının içinde yer almaktadır. İslam dünyası emperyalist ülkelerin tutsaklığının altındadır. Bunun nedeni, İslam dünyasının deneysel bilimi dışlamış olmasıyla aklın egemenliğine değil; Arap-İslam ideolojisine bağlı, Arap Ulusculuğunun ortaya koyduğu körinanç, hurafe ve tarikatlara dayalı inancın egemenliğine girilmiştir.

İşte bu yüzden, İslam dünyası, bilim keşfeden ulusların tutsaklığından bir türlü kurtulamamaktadır.

Bizim, İslam dünyasından farklı bir yanımız olmadığına göre, öğretmenlerimizin kendine düşen ulusal görevi tam olarak hayata geçirdiğini söylemek mümkün değildir.  

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bilimsel ve güzel sanatlarla ilgili değerlere dayalı “bilimsel dünya görüşü” tehlikeyle karşı karşıyadır.

“Akıl ve bilim yok, Tanrısal irade vardır.” Felsefesi ve Ortadoğu halkları ve İslam dünyasının durumu yürekler acısıdır. Onlar, bilimi ve “bilimsel dünya görüşünü” önemsememenin cezasını çekmektedirler. Asırlardır bu böyle devam etmektedir. 

İslam dünyası, emperyalistlerin elindeki tutsaklık zincirini bir türlü kıramamaıştır. Çünkü bilime yönelmedikleri için.

Yaklaşık insanlığın var olduğu günden beri bugüne kadar varlığını sürdürmeye çalışan, metafisik düşsel felsefeye dayalı körinanç, hurafe, tarikatlar ve mezhep ayrılıklarının oluşturduğu “metafizik düşsel dünya görüşü” Atatürk'ten sonra egemenliğini tekrar sürdürmeye hazırlanıyor.

Oysa, Batı dünyasında “bilimsel dünya görüşü” çığ gibi gelişmiş, bilime ve güzel sanatlara dayalı çağdaş dünyayı yeniden ihya etmek için sürekli mücadele veriliyor.

Batı dünyasında, öğretmen, yazar, şair, sanatçı ve düşünürler metafizik düşsel dünya görüşüyle; bilimsel dünya görüşlerinin analizi yapılarak halk aydınlatılmış, “bilimsel dünya görüşünün” çağdaş bir yaşam felsefesi olarak benimsenmesiyle “metafizik düşsel  yaşam felsefesinin”, yaşam sahnesinden çekilmesi sağlanmıştır.

Zaten, metafizik ve düşsel düşünceler üzerinde deneysel etkinlikle bilimsel değerler ortaya koymak katiyen mümkün değildir. Şimdiye kadar metafizik düşünce üzerinde hiçbir yapılamamıştır. Bilim elde etmek için deney, düşsel metafizik üzerinde değil, madde üzerinde yapılır.

Batı dünyasında, Rönesans ve Aydınlanma Çağında “özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce ortamının, yaratılışıyla; aklın egemenliği, aklın yaratıcılığı ve aklın özgürlüğü sağlanmıştır.

Aklın egemenliğiyle, laiklik, hayata geçmiş olup, Batı insanının, dinsel baskılardan kurtulması sağlanmıştır.

Batı insanı, bilimsel değerleri rahatça anlama ve anlatma olanağına kavuşmuştur.

Aydınlanma dönemini aydınlatan öğretmen, yazar, şair ve sanatçı; Rönesansı yaratan bilim kahramanları gibi çalışmışlar, bilim ve aydınlanma uğruna ölümden bile korkmamışlardır.

Batı dünyasının yazar, şair ve düşünürlerinden Jean Meslier, Lamettrie, Diderot, Moliere, Voltair gibi ünlü düşünürleri, dünya görüşlerinin analizini yaparak çağdaş dünyanın yaratılışında etkili olmuşlardır. Yani “bilimsel dünya görüşünün” yaratılmasını sağlamışlardır.

Ama, ülkemizde; Atatürk gibi büyük bir liderin fikir öncülüğünde, 20 bin Köy Enstitülü öğretmen ve Cumhuriyet döneminin ilk öğretmenleri, Köy Enstitülerinin yetiştirdiği yaklaşık yüzden fazla “yazar, şair ve sanatçı” ; Batıdaki yazar ve öğretmenler gibi, dünya görüşlerinin analizlerini yaparak bilimsel dünya görüşünün anlaşılması ve aklın özgürlüğü, aklın egemenliği için mücadeleye girememişlerdir.

Başta Köy Enstitülerinin yetiştirdiği yazar, şair ve sanatçı olmak üzere tüm çağdaş yazarlar ve düşünürler, köy yaşamını dile getirmekten öteye geçememişlerdir. Onlar, ancak yazarlık duygularını ve yazarlık merakını gidermek için köy yaşamını bir malzeme olarak kullanmışlar, fakat halkımıza bilimsel ve dinsel dünya görüşlerinin analizini yaparak “bilimsel dünya görüşü” doğrultusunda halkımızı aydınlatmaya yönelmemişlerdir. Onun için, bugün şeriat düzeninin yaşama geçmesini heyecanla beklemeye koyulduk. Kuran kursları, imam hatip okulları ve İlahiyat Fakülteleri kendi dünya görüşü doğrultusunda bir hayli yol almışlar ve aydın kesimden çok daha başarılı olmuşlardır.

Evrensel İslam dini insan öldürme makinası haline getirilmiştir. Yani İslam engizisyonu yaratılmıştır.

1930 Şeyh Mehmet isyanından bugüne kadar uzanan zaman içinde çok yol alındı. Malatya, Çorum, K. Maraş ve Sivas olayları, onların yarattığı laiklik karşıtı gerici karşı devrim hareketiydi. 1950 – 1980 Laiklik karşıtı gerici devrim zihniyetinin yarattığı ortam, körinanç ve hurafeye dayatılmış Ortaçağ İslam Uygarlığı heveslilerinin önünü aydınlatıcı bir güç oluşturmuştur.

Sözün kısası, Osmanlı döneminden aktarılma, körinanç, hurafe, tarikatlar ve mezhep ayrılıklarına dayalı dinsel inanç, Atatürk’ün özenle kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkisi altına almış bulunmaktadır. Osmanlılar’dan kalma, Osmanlı hayranı körinanç ve Ortaçağ zihniyeti şimdi tekrar filizlenmiş gelişip güçlenmek için bağnaz bir ortamın oluşturulmasını sağlamışlardır.

Öğretmenin, ekonomik bakımdan, istenilen düzeye ulaştırılamadığı için, öğretmen, tutucu (bağnaz) zihniyetlerle istenilen mücadeleyi verememektedir diyorlar.

  • Şu gerçeği unutmamalıyız. Kapitalist sömürücü emperyalist sistemin içinde kamuya hizmet verenlerin ücreti zam da yapılsa, reel ücreti hiçbir zaman değişmez. M. Ö. 2000 yılında emekçilere ödenen ücret ne ise, şimdi de odur.

Bu gerici ve insani olmayan çağdışı sistemde çalışan ve emekçilerin ekonomisi “ücret köleliğidir.” Kapitalist sömürü düzeni “ücret köleliği” üzerine kuruludur. Ücret köleliği insanın insanı sömürüsüne yönelik düzenin değişmez yasasıdır. Bu yasa bozulduğu zaman, ekonomik güçlerin ve sömürgenlerin kendi düzeni de bozulur.

Kapitalist düzende, demokrasi; güçlünün her türlü çıkarlarından başka bir şey değildir.

Öğretmen, İslam dünyasının, hiyerarşik kaderci ekonomik düzenini, köylü ve emekçilerin çıkarları doğrultusunda değiştirmedikçe başta öğretmen ve diğer tüm emekçilerin mutlu yaşaması düşünülemez.

Sonuç olarak öğretmenin mücadele alanı  daha da genişlemiştir:

  • İlk önce eğitimi – öğretimi; güzel sanatları ve deneysel metoda dayalı doğrultuda birleştirerek tamamıyla devletin ele almasını sağlamak.
  • Sonra da eğitimin, zeka çeşitlerine ve yeteneğe göre biçimlenmesini sağlamak.
  • Sınavların, egemen sınıfların ve güçlerin kültüründen değil; yeteneklerin saptanmasına yönelik olmasını sağlamak.
  • Bilimsel ve sanatsal eğitime dayalı, yetenek çeşitleri göz önünde tutularak, iş ve zekanın bütünleşmesine yönelik “iş içinde, iş vasıtasıyla, iş için eğitimin” bütün okullarda uygulanır hale getirilmesine yardımcı olmak.
  • Köy Enstitüleri eğitim sisteminin, Meksika’da uygulandığı söylenmektedir.
  • Köy Enstitüleri, laikliğin ve demokrasinin ve aklın egemenliğinin uygulandığı bir eğitim kuruluşudur. Tekrar canlandırılmaya değer.
  • Eğitimi – öğretimi, Pazar meta olmaktan kurtararak öğrencileri ve velileri sömürülmekten kurtarılmasını sağlamak eğitimin ve eğitimcinin birincil görevi olmalıdır.

ÖZET OLARAK

Bugün içinde yaşadığımız çağdaş dünyayı oluşturan “Bilimsel Dünya Görüşü” öyle kolayca yaratılmış bir dünya görüşü değildir.

Hıristiyanlığın ve genelde tüm dinlerin, bilim dünyasına karşı açmış olduğu savaşta kazanılan utku, bilim kahramanlarının yılmayan mücadelesi sonunda elde edilmiştir.

Sonuçta, bilim dünyası; başarıya ulaşmış ve metafizik felsefeye dayalı, “Düşsel ve Dinsel Dünya Görüşüne” karşı “Bilimsel Dünya Görüşünü” oluşturmuştur.

Bundan sonra, başta, Batı dünyasında, sonra da tüm çağdaş dünyada yeni bir anlayış , yeni bir felsefeyle eğitim – öğretim olmak üzere devlet ve toplumsal yaşam bütün yönleriyle “bilimsel dünya görüşüne” göre biçimlenmiştir.

Bilimsel ve santsal başarının sonunda en önemlisi, “özgür ruh, eleştirel ve hür düşünce ortamı” oluşturulmuş, buna bağlı olarak da Batı dünyasındaki bilimsel devrimle “ibadet ve inanç” bireylerin özgür iradesine dayalı, laik ve demokratik sistemin gereği din yasal ve toplumsal bir konu olmaktan çıkmış, bireylerin “hür iradesine” bırakılmıştır. Yaratılan bu ortamla, aklın özgürlüğü, aklın yaratıcılığı ve aklın egemenliği sağlanmıştır.

Öğretmenlerimizin, yürümekte olduğu yolların, kimler tarafından ve ne şekilde aydınlatıldığını bilmek, öğretmenlik bilincinin kesin güçlenmesini sağlayacaktır.

Çağdaşlaşmanın, “bilimsel dünya görüşüyle” mümkün olduğuna inanmak, öğretmenin bilincinin temelidir...


Not: Bu yazının ilk iki bölümünü okumak için aşağıdaki bağlantıya bir kez tıklayınız:

Öğretmenler Günü I, II





0 Yorum - Yorum Yaz
Köşektaş Hikayeleri

Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir de bilgilendirici gücü olduğu herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri, gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım tarzıyla, gözlerimizi kendi öz benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net

Eski yıllarda davullu, zurnalı, köçekli, ince sazlı düğün yapmak herkesin altından kalkacağı iş değildi. Böyle düğünleri ancak varlıklılar yaparlardı. Elinde avucunda olmayanlar ise, kimisinin “cin düğünü”, kiminin de “ennecin” dediği, yalnız “tef” çalınıp, kadın ve kızların kendi aralarında oynadıkları, erkeklerin geriden seyrettikleri, düğünler yapardı.

Almancıların markları göndermeye başladığı yıllara değin Köşektaşlı hep böylesi düğünler yaptı. Varlıklı kişinin oğlunun düğünü de cin düğünüyle olacak değil ya. Onların düğünü, o yılların en gösterişli düğünü oldu. Boyunlarına kora denilen ziller, koşumlarına göz değmesin diye iri iri mavi boncuklar dikili atlar koşulmuş arabalarla, Köşektaş kütüğüne kayıtlı olmasına karşın Hacıbektaş’ta ikamet eden Davulcu Ferzi, Zurnacı Kulebi ustalarla birlikte Engel köyünden seçkin çalgıcılar getirtildi. Nereden bulunmuşsa, Acer Harman Yerine, belki de yatak yükleri altında saklanan, eski yörüklükten kalma çadırlar kuruldu. Davul, zurna, köçek eşliğinde Kelik Dervişin peşinde kadınlar kartala gittiler, Turnam oyunu eşliğinde, ev ev dolaşıp, tüm köy halkını düğüne davet ettiler. Üç gün boyunca dışarıda davul, zurna, odada saz, keman, Zeynelabidin cümbüşü ve dümbelek çaldı, çalgıların önünde köçek oğlan oynadı. Hatta Belbaraklı Lomen ile Yahya’nın Ali, kaşıktan yaptıkları kukla bile oynattılar. Anlatılanlara bakılırsa; o güne dek yapılan düğünlerin en görkemlisi oldu, gelin çıktı, düğün bitti.

O yıllarda varsıl, yoksul yaşantısı arasında fazla bir fark yoktu. Varsıl da yamalı şalvar giyer, eti; bayramdan bayrama, ya da herkes gibi koyun, kuzu hışırlarsa ya da deneleme sonucunda ölürse, yerlerdi. Kışın, odasında ocak ya da sobada tezek, kerme yakardı, belki de ısısı ve kokusu fazla olan koyun kermesi yakardı, yoksullardan farlı olarak.

Düğünü izleyen günlerin birinde; yeni gelin, dışarıya ahırdan çıkarılmış gübreyi yalın ayakla çiğneyip tezek harcı yapmaktadır. Her yanına ahır boku yapışmış, eli ve ayakları pislik içinde kalmış durumda; düğününde zurna çalmış, Fevzi usta, kim bilir ne amaçla oradan geçerken, özenle çaldığı zurnaya, verdiği emeğe acımış olmalı ki, geline bakıp dayanamamış:
“Ah! Senin için koygun koygun çaldığım zurnalar!”

Kerme:Tezek.
Zeynelabidin cümbüşü: Metal Tambur.
Koygun: Etkili, dokunaklı, içli.